Deniz Prensesi ve Sultan Bey’in Üç Oğlu

Altın mı, sevgi mi? Sultan Bey’in üç oğlu dünyayı dolaşır, Zekeriya Deniz Prensesi’ni bulur. Peri ve deniz kızlı, öğütlü çocuk masalı.
Deniz Prensesi ve Sultan Bey’in Üç Oğlu Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların da ötesinde, Gülistan Diyarı denen bir ülkede bir sultan yaşarmış. Sultan Bey’in Ali, Hasan ve Zekeriya adında üç oğlu varmış. Üç kardeş gençlik çağına erişmiş, okulu bitirmiş, kitapları okumuş, savaş sanatlarını da öğrenmiş. Kılıç ve mızrak kullanmakta öyle ustalaşmışlar ki karşılarına çıkan hiç kimse onlara kolay kolay diklenemezmiş.
Bir gün Sultan Bey, oğullarını huzuruna çağırmış.
— Sakalım ağardı, kollarım eskisi kadar güçlü değil, demiş. Günün birinde ben de bu dünyadan göçeceğim, yerime sizden biriniz geçecek.
Oğulları babalarının böyle konuşmasına üzülmüş, itiraz etmek istemişler. Sultan elini kaldırıp onları susturmuş.
— Ben gözümü yumduktan sonra tahta en layık olanınızı şimdiden bilmek istiyorum. Bu yüzden üçünüze de bir sınav hazırladım. Her biriniz dünyayı dolaşacak, gördüğünüz en değerli şeyi saraya getirecek. Getirdiğiniz hazineye ve yolculuğunuzu nasıl anlattığınıza bakıp kararımı vereceğim.
Sonra atlarının hazırlanmasını emretmiş, yolları açık olsun diye dua ederek oğullarını uğurlamış.
İlk yola çıkan en büyük oğul, Prens Ali olmuş. Atına eyer vurmuş, hizmetkârlarını toplamış, develerine ve eşeklerine yüklerini yüklemiş.. Büyük bir kervanla yola düşmüş; dağları aşmış, çölleri geçmiş. Günler sonra Arafat Tepesi’nin eteğine varmış. Hava kararınca çadırlarını kurmuşlar, yorgun bedenlerini yataklara bırakmışlar. Ama o gece Ali’nin kaderi değişecekmiş.
Gece yarısı tepenin içinden büyülü bir peri çıkmış. Sessizce Ali’nin yatağına yaklaşmış, selam vermiş. Prens gözlerini açtığında başucunda kocaman, tuhaf, ürkütücü bir yaratık dururmuş. Yüreği ağzına gelmiş, ne yapacağını şaşırmış. Peri ise yumuşak bir sesle konuşmuş:
— Korkma, ey Sultan Bey’in oğlu. Bu gece benim misafirimsin. Hiç peri, misafirine zarar verir mi? Sana yaraşır bir sofra kuramadım ama altınımdan ikram edeyim. Bu tepe baştan aşağı altın doludur, ben de bu hazinenin bekçisiyim. Hizmetkârlarınla, hayvanlarınla birlikte taşıyabildiğin kadarını al.
Peri, Ali’yi tepenin içindeki dev bir kapıya götürmüş. Kapının ardında uzun bir tünel uzanıyor, tünel tavanına kadar altınla dolu mağaralara açılıyormuş. Ali gözlerine inanamamış. Hemen hizmetkârlarını çağırmış, yüklerini yere bıraktırmış; develerini, eşeklerini ve atlarını altınla doldurmuş; heybelerini ve çantalarını da altınla doldurmuş. Kısa sürede bütün hayvanların sırtı altından görünmez olmuş. Ali, dünyanın en büyük hazinesini bulduğunu sanmış.
Kervan ülkeye doğru yola koyulduğunda Ali içinden şöyle düşünmüş: “Tahtı kazandım artık. Kardeşlerimden hangisi bunca altın bulabilir ki? Heybelerim de ceplerim de altın dolu.” Hazinesinin ona tahtı getireceğinden hiç şüphesi yokmuş. Kardeşlerinin başına neler geleceğini ise henüz bilmiyormuş.
Sultan Bey’in ikinci oğlu Prens Hasan da babasının sözünü yerine getirmek için yola çıkmış. Yanına hizmetkârlarını, askerlerini, atlarını, eşeklerini ve yük develerini almış. Dünyayı dolaşa dolaşa Arafat Tepesi’ne gelmiş. Orada ağabeyinin çadırlarını, eşyalarını görünce şaşırıp kalmış. “Ağabeyimin başına ne gelmiş olabilir?” diye düşünmüş. “Her şeyi burada duruyor ama kendisi ortalıkta yok.” Hizmetkârlarına çadır kurmalarını söylemiş, sabah olunca ağabeyinin izini sürmeye karar vermiş.
Gece Hasan uyurken tepeden peri çıkmış, onu da uyandırıp selam vermiş. Hasan gözlerini açınca karşısında kocaman, ürkütücü bir yaratık görmüş; kalbi küt küt atmaya başlamış. Peri ona da gülümsemiş:
— Korkma, ey Sultan Bey’in ikinci oğlu. Senden önce gelen ağabeyin gibi sen de benim konuğumsun. Hiç peri, konuğuna kıyar mı? Altınımdan dilediğin kadar al. Bu tepe altın doludur, ben de hazinenin koruyucusuyum.
Peri Hasan’ı da dev kapıya götürmüş, altın dolu tüneli göstermiş. Mağaralar tavana kadar parlıyormuş. Burada öyle çok altın varmış ki Ali’nin taşıdıkları koca yığından alınmış bir avuç toza benzermiş. Hasan, hizmetkârlarına eşyalarını ve çadırlarını bıraktırmış; bütün develerine, eşeklerine ve atlarına altın yüklemiş. Çok geçmeden Hasan’ın kervanı da ağzına kadar altın dolmuş ve prens kendini dünyanın en şanslı insanı sanmış.
Hasan, kervanına ülkeye dönmesini söylemiş. Yol boyunca düşünmüş: “Ağabeyim de buradan epey altın almıştır ama benimki daha çoktur. İyi ki askerlerimi getirdim, bu değerli yükü onlar koruyacak.” Altınların kendisine tahtı kazandıracağına inanıyormuş. En küçük kardeşi Zekeriya’nın aynı hazine karşısında nasıl bir yol seçeceğinden ise haberi yokmuş.
En son Sultan Bey’in küçük oğlu Zekeriya yolculuğa hazırlanmış. Hizmetkârlar gelip kaç at, kaç deve, kaç eşek hazırlayacaklarını sormuşlar.
— Yalnız gideceğim, demiş Zekeriya. Bana kısrağımı ve kılıcımı getirin, yeter.
Ağabeyleri gibi büyük bir kervan kurmamış, yanına kimseyi almamış. Kısrağına binmiş, kılıcını kuşanmış, dünyayı görmek için yola çıkmış. Yolda neyle karşılaşacağını bilmiyormuş ama yüreği hafifmiş.
Zekeriya da günlerce yol alıp Arafat Tepesi’ne ulaşmış. Ağabeylerinin bıraktığı yükleri, eşyaları görmüş; ortalıkta ne bir hizmetkâr ne de başka bir canlı varmış. “Kardeşlerime ne oldu?” diye düşünmüş. “Eşyaları burada ama kendilerinden eser yok.” Geceyi orada geçirmeye, sabah olunca onları aramaya karar vermiş. Cübbesine sarılıp uykuya dalmış. Gece yarısı, ağabeylerine olduğu gibi, tepeden peri çıkıp onu uyandırmış.
Peri, Zekeriya’ya da mağaralarındaki sonsuz altından ikram etmiş. Zekeriya o an ağabeylerinin neden her şeyi bırakıp gittiklerini anlamış. Ama onların aksine altını kabul etmemiş.
— Altın istemem, demiş. Altın geldiği gibi bir gün gider.
Peri şaşkınlıkla bakmış. Kendisine sunulan böyle bir hazineyi geri çeviren birine ilk kez rastlıyormuş.
— Öyleyse dile benden ne dilersen, demiş. Gücüm çoktur; bir koyundan bir krallığa kadar ne istersen veririm. Seni sınamak için yalnızca altınım olduğunu söylemiştim, yalan söyledim. Anlıyorum ki sen altından daha değerli bir şeyin peşindesin. Gözlerini kapat ve gönlünden ne geçiyorsa söyle.
Zekeriya gözlerini kapamış, bir süre düşünmüş, sonra dileğini açmış. Hicaz Sultanı’nın sarayına gitmek istiyormuş; sultanın kızı dünyanın en güzel, en büyüleyici prensesi diye ün yapmış. Oraya varabilirse prensesin gönlünü kazanıp onunla evlenebileceğine inanıyormuş.
Peri ayağını yere vurmuş. Gök gürler gibi bir ses yankılanmış ve perinin önünde gümüşten bir at belirmiş.
— Bu at seni bir solukta kıyıya götürür, demiş peri. Orada Hicaz Sultanı’nın şehrine giden bir gemiye binersin. Kısrağına ben bakarım, merak etme.
Zekeriya, periye içtenlikle teşekkür etmiş. Gümüş ata atlamış. At rüzgâr gibi uçmuş, onu bir anda deniz kıyısına bırakmış. Zekeriya da Hicaz’a gidecek bir gemi bulmuş.
Geminin kaptanı, prensin üstündeki değerli kumaşları ve yanındaki gümüş atı görünce onu zengin bir genç sanmış. İçinden şöyle geçirmiş: “Açık denize çıkınca bu delikanlıyı soyarım; güzel giysilerini, gümüş atını alırım, kendisini de köle diye satarım.” Kötü niyetini gizleyip Zekeriya’yı güler yüzle gemiye almış, ona bir kamara vermiş, gümüş atı geminin alt katına yerleştirmiş. Zekeriya, hayalindeki saraya yaklaştığını düşünerek hiçbir şeyden kuşkulanmamış.
Gemi bir süre sakin sakin yol almış. Akşama doğru kaptan, safran denen baharatı uyku tozuyla karıştırıp aşçıya vermiş; yalnızca prensin pilavına katılmasını tembihlemiş. Yemek vakti Zekeriya pilavı iştahla yemiş. Bir süre sonra başı dönmeye, gözleri kapanmaya başlamış. Güverteye çıkmış ama ayakta duramamış. Kaptan onu kollarından tutup kamaraya taşımış, ipek giysilerini çıkarmış, bileklerine ve ayaklarına prangalar vurmuş.
Zekeriya uyandığında kendini zincirler içinde bulmuş. Kaptanın ihanetini anlayınca dehşete düşmüş; bütün gücüyle zincirleri çekmiş, bilekleri ve ayak bilekleri kanayana dek çabalamış ama zincirler çözülmemiş. Kaptan onun halini görüp kahkahalarla gülmüş.
— Güzel giysilerin olmadan gerçek değerini göreceğiz, demiş. Seni Habeşistan’a, Etiyopya topraklarına götüreceğim. Orada köle diye satacağım.
Gemi üç gün üç gece yol almış. Zekeriya bu süre boyunca perişan bir halde, zincirlerin ağırlığı altında yaşamış.
Üçüncü gece denizde korkunç bir fırtına kopmuş. Gök gürlemiş, şimşekler çakmış, dolu yağmış; dev dalgalar gemiyi bir oyuncak gibi savurup alabora etmiş. Bütün yolcular denize fırlamış. Zincirli Zekeriya da sulara düşmüş. Yüzemiyor, kolunu kıpırdatamıyormuş. Gittikçe derinlere batmış, sonunda denizin dibindeki kayalara çarpmış. Ciğerleri suyla dolmuş, nefesi kesilmiş. Tam can vermek üzereyken, düştüğü yerin yakınındaki su altı şatosunda yaşayan Deniz Prensesi onu görmüş.
Prenses, zincirlere vurulmuş, kendini kurtaramayacak durumdaki bu gence acımış. Hizmetçilerine emretmiş; genci sudan çıkarmışlar ve yüzeye yakın büyük bir kayanın üstüne yatırmışlar. Zekeriya yeniden nefes alabilmiş; ciğerlerindeki su boşalmış, gözlerini açmış, konuşabilmiş. Etrafına baktığında mercanlarla, incilerle kaplı bir kalenin tepesinde olduğunu görmüş. Derken denizden bir prenses yükselmiş, yanındaki kayaya yaklaşmış. Zekeriya’nın şaşkınlığı bir kat daha artmış.
Deniz Prensesi’nin gözleri deniz mavisi, saçları kara ve ipek gibiymiş. Başında mücevherli bir taç, üzerinde kraliyet elbisesi, eteğinin ucunda ise gümüş yeşili bir balık kuyruğu varmış. Hizmetçilerine şarap ve meyve getirmelerini söylemiş ki genç kendine gelsin. Sonra ona adını ve nereden geldiğini sormuş. Zekeriya, adının Zekeriya, babasının Sultan Bey olduğunu anlatmış. Deniz Prensesi de kendini tanıtmış, ona nazikçe hoş geldin demiş. Ardından hizmetçilerine zincirleri çözecek aletleri getirtmiş.
Hizmetçiler Zekeriya’nın bileklerindeki ve ayaklarındaki zincirleri açmışlar, prensesin emriyle yaralarına yağ sürmüşler. Zekeriya, prensesin kendisine ne kadar yumuşak ve zarif davrandığını fark etmiş. Biraz sonra gümüş atının akıbetini sormuş:
— Kısrağımın başına ne geldiğini bilmiyorum, çok endişeliyim.
Deniz Prensesi gülümsemiş:
— Deniz kızları atı yüzeye çıkardı, peri de geri dönmesini emretti. Atın güvende.
Zekeriya’nın içi rahatlamış. Bir süre sonra Hicaz Sultanı’nın kızına duyduğu hayranlıktan söz etmiş:
— Gümüş atım beni Hicaz Sultanı’nın sarayına götürecekti. Kızı dünyanın en güzel, en büyüleyici prensesi derler.
Deniz Prensesi ona başka bir yönden baktırmış:
— Onu tanırım. Güzelliği her yerde anlatılır ama yüreğinin nasıl olduğunu bilen var mı?
Zekeriya şaşırmış:
— İnsanın yüzü ile yüreği aynı olmaz mı?
— Bazen olmaz, demiş Deniz Prensesi. Hicaz’a git ama kız kılığında git; öyle olursa haremde prensesin yanında hizmet eder, gerçek yüzünü yakından görürsün.
Sonra Zekeriya’ya üç kez dönmesini söylemiş. Zekeriya üç kez döndüğünde hayretler içinde kalmış: artık bir kızmış! Deniz kızları sulardan yükselip onu bir yunus balığının sırtına bindirmişler. “Bundan sonra atın bu olacak,” demişler, “seni Hicaz’a kadar götürür.” Zekeriya yeni haline alışmaya çalışırken yola devam etmiş. Hicaz kıyıları göründüğünde yeni bir endişe sarmış yüreğini: Bir kız olarak kalırsa eski haline nasıl dönecekmiş? Bunu ancak Deniz Prensesi başarabilirmiş.
Hicaz kıyısına çıkan Zekeriya doğruca Hicaz Sultanı’nın sarayına gitmiş. Saray halkı, tek başına gelen bu güzel genç kıza şaşkınlıkla bakmış; yanında ne bir arkadaşı ne bir refakatçisi varmış. Hicaz Sultanı ve saraylılar nereden geldiğini sormuşlar ama Zekeriya gerçek kimliğini söyleyemediği için ne diyeceğini bilememiş. Hicaz Sultanı, yabancı kızın kendi kızının yanında, haremde hizmet etmesini buyurmuş. Böylece Zekeriya, evlenmeyi hayal ettiği prensesin yanına yerleşmiş olmuş.
Haremde prensesin hizmetine girmiş. Saçlarını taramış, yiyeceğini, giyeceğini hazırlamış. Hicaz Sultanı’nın kızı gerçekten de çok güzelmiş; güzelliği aydan bile parlak denirmiş. Zekeriya önce bu güzelliğe hayran kalmış. Ama günler geçtikçe prensesin davranışlarını yakından görmüş ve bu parlak yüzün ardında bambaşka bir karakter saklandığını anlamış. Prenses, hizmetindeki kızlara çok kötü davranıyormuş.
Sürekli kötü sözler söylüyor, azarlıyormuş. Zekeriya’yı ve diğer kızları itip kakıyor, çimdikleyip incitiyormuş. Hiç nezaket göstermiyor, durmadan gönüllerini kırıyormuş. Yine de saraydakiler, hatta kendi babası da dâhil bütün halk, onu tatlılığın ve sevginin timsali sanıyormuş. Prenses dışarıya karşı kendini mükemmel biri gibi gösteriyormuş. Zekeriya onun gerçek yüzünü gördükçe düşünceleri değişmiş, bu kadar güzel görünen birinin bu kadar kötü olmasına şaşırmış, ondan soğumuş.
Bir gün prensesin hizmetinde kuyudan su çekerken suya eğilmiş, kendi yansımasına uzun uzun bakmış. Belki bir daha eski haline dönemeyecekmiş ama yaşadıkları ona önemli bir şey öğretmiş. İçinden şöyle düşünmüş: “Aşk insanı çok çekici bir görüntünün peşine sürükleyebilir ama o görüntünün ardında hiç beklemediğimiz bir yüz çıkabilir. Keşke bunu Deniz Prensesi’yle paylaşabilsem.” Bir insanın gerçek değerini anlamak için yalnızca görünüşüne bakmanın yetmeyeceğini o an anlamış.
Tam bu düşüncelere dalmışken kuyudan bir balık başını uzatmış.
— Beni Deniz Prensesi gönderdi, demiş balık. Üç kez dön, yeniden insan olursun.
Zekeriya üç kez dönmüş ve kendini eski haline kavuşmuş bulmuş. Üzerinde ipek bir cübbe, belinde bir hançer, yanında altın bir kılıç varmış. Sevincinden uçacak gibi olmuş. Vakit kaybetmeden deniz kıyısına koşmuş, dalgalar üzerinde oynayan deniz kızlarına seslenmiş, kendisini Deniz Prensesi’nin yanına götürmelerini istemiş.
Zekeriya olduğu gibi denize dalmış. Deniz kızları onu derin sularda, mağaradan oyma şatoya, Deniz Prensesi’nin tahtının olduğu yere taşımışlar. Suyun altındaymış ama rahatça nefes alıyormuş. Deniz Prensesi’ni görünce yüzündeki nezaketi bir kez daha fark etmiş; prensesin yalnız kendisine değil, hizmetindekilere de sevgiyle davrandığını görmüş. Uzun zamandır aradığı gerçek değerin karşısında durduğunu anlamış. Güzelliğin tek başına yetmediğini, asıl olanın yüreğin iyiliği olduğunu artık biliyormuş. Deniz Prensesi de ona aynı duyguyla karşılık vermiş.
İki genç birbirine gönül vermiş, evlenmeye karar vermişler, düğün hazırlıkları başlamış. Deniz Prensesi altın ve gümüşten bir gemi getirtmiş. Zekeriya ile Deniz Prensesi geminin arka bölümündeki tahtlara oturmuşlar. Deniz kızları geminin iplerini bağlayıp onu dalgaların üstünde çekmeye koyulmuş. Altın ve gümüşle parıldayan gemi, deniz kızlarının eşliğinde babasının ülkesine doğru yola çıkmış.
Uzun bir yolculuktan sonra Sultan Bey’in kıyısına varmışlar. Altın ve gümüş bir geminin denizden çıkıp geldiğini gören Sultan Bey ve saray halkı hayretler içinde kalmış. Sultan, oğlunun döndüğünü haber alınca bütün maiyetiyle sahile inmiş; askerler ve kasaba halkı da peşinden gitmiş. Herkes bu olağanüstü gemiyi ve yolcularını merakla seyretmiş. Zekeriya gelinini gemiden kucaklayıp kıyıya taşımış. Gelinin balık kuyruğu kuma değdiği anda iki bacağa dönüşmüş ve Deniz Prensesi tam bir insan kadını olmuş.
Sultan Bey, üç oğlunun getirdiklerine bakmış. Ali ile Hasan’ın yanlarında yığınla altın varmış; Zekeriya ise altın gümüş dolu bir gemiyle birlikte Deniz Prensesi’ni getirmiş. Üstelik Zekeriya ile eşinin birbirine gerçekten âşık olduğunu görmüş. Sonra üç oğluna da yolculuklarını teker teker anlattırmış. Oğulları, babalarının buyruğuyla başlarından geçenleri anlatmışlar. Sultan Bey onların seçimlerini ve yolculuk boyunca gösterdikleri davranışları dikkatle tartmış.
Sonunda kararını açıklamış. Ali ile Hasan’a dönüp:
— Altını seven altınla yaşar, demiş.
İki büyük oğlunu hazinenin başına kâtip yapmış; günlerini altın sayarak geçirecekmiş. Sonra küçük oğlu Zekeriya’nın tahta geçeceğini ilan etmiş. Zekeriya yalnız bir hazine getirmemiş, gerçek sevgiyi de bulmuş. Dış görünüşün ve zenginliğin ötesine bakmayı, insanın yüreğindeki iyiliği görmeyi öğrenmiş. Sultan Bey şöyle demiş: “Zekeriya altına kapılmadı. Yolculuğunda insanları davranışlarına bakarak tanımayı, herkese nezaketle davranmayı ve gerçek sevginin değerini öğrendi. Benim istediğim en değerli şey de buydu.” Bu yüzden onun en iyi insanlardan biri olduğunu söylemiş ve onu tahtın varisi ilan etmiş.
Böylece Zekeriya babasının yerine geçmeye layık görülmüş. Ali ile Hasan altın dolu hazinelerinin başında kalmışlar; Zekeriya ise sevdiği Deniz Prensesi’yle yeni hayatına başlamış. Masalın asıl öğüdü de buymuş: Altın ve gümüş ne kadar değerli görünse de insanın gerçek mutluluğu yalnızca bunlara bağlı değilmiş. Sevgi, nezaket ve iyi bir yürek, bütün zenginliklerden daha kıymetliymiş. Zekeriya yolculuğunda bunu öğrenmiş, sonunda hem gerçek aşkı bulmuş hem de babasının gözünde tahta en layık kişi olmuş.
Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri dinleyene, biri de insanın gerçek değerinin kalbinde saklı olduğunu anlayana.
